“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”
Mustafa Kemal Atatürk

Osmanlı Devleti’nin çok uluslu yapısı, XIX. yüzyıldan itibaren siyasal varlığı ve toprak bütünlüğü açısından sorunlar yaratmaya başlamıştı. Bu yüzyılda Avrupa devletlerinin sanayileşmeleriyle beraber ortaya çıkan sömürgecilik ve yayılma politikaları Osmanlı ülkesini ve Doğu Akdeniz havzasını Batılı devletlerin politik gündemine oturtmuştu.


XIX. yüzyılın sonlarına doğru milliyet politikalarının yeniden etkinlik kazanması, Avrupa devletlerinin politikalarına, Osmanlı toplumunun çok uluslu yapısından yararlanmak biçiminde yansımıştır. Bu politikalara XIX. yüzyıldan itibaren “Şark Politikaları” denmiş ve Osmanlı Devleti de bu politikaların hedefindeki “Hasta Adam” sayılmıştır.


Avrupa büyük devletleri, Osmanlı yönetimi altındaki etnik unsurlardan, kendi politik çıkarları doğrultusunda, millî isyanlarını destekleyerek ve Osmanlı Devleti’nden ayrılma politikalarını cesaretlendirerek yararlanmaya çalıştıkları gibi, Osmanlı ülkesini ele geçirmek ve paylaşmak yolunda dinden de yararlanmaya karar vermişlerdi.[1] Bu yolla Fransa, Rusya, İngiltere ve Avusturya Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışma imkânı buluyorlardı. XIX. yüzyılın sonlarına doğru özellikle Berlin Anlaşması (1878) öncesinde Avrupa devletleri nazarında artık Türk hükümetinin, gerçek bir devlet olarak tekrar ayağa kalkabileceğine inanılmıyordu.[2] Bu durum Osmanlı ülkesi üzerindeki çıkar çatışmalarına ve paylaşım teşebbüslerine cesaret vermiştir.


İşte, Ermeni sorunu da, Osmanlı politikasının gündemine bu dönemde girmiş ve Batılı devletler bu Hristiyan unsurdan kendi şark politikaları yönünde yararlanmaya çalışmışlardır.


I. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde özellikle İngiltere, Ermeni unsurunu kullanmak suretiyle Osmanlı Devleti üzerinde siyasî bir baskı kurmaktaydı. Ayrıca Osmanlı ülkesindeki Hristiyanların koruyuculuğu politikasının tekelini de Rusya’ya kaptırmak istemiyordu.


Berlin Anlaşmasıyla Balkanlardaki rekabet hemen hemen sonuçlanmış ve Osmanlı Devleti bu bölgeden çıkarılmıştı. I. Dünya Savaşı sonunda ise Güney Kafkasya ve Doğu Anadolu önem kazanmaya başlamıştı; Mondros Mütarekesi’yle, Doğu Anadolu’da İngiltere’nin güdümünde bir Ermeni devleti’nin kurulacağı anlaşılmaktaydı. İngiltere’nin, Ermeni unsurunu destekleyerek Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulmasını istemesinin nedeni de, Rusya’nın güneye inerek sömürge yolları üzerinde yaratacağı tehdide bir tampon oluşturmaktı.


Rusya ise kendi himayesinde bağımsız bir Ermenistan politikası izleyerek Anadolu’yu da Balkanlaştırmak siyaseti güdüyordu. Bu nedenle Rusya, I. Dünya Savaşı sırasında işgal ettiği kuzey doğu Anadolu kıyılarında ve Doğu Anadolu’da Türklere karşı Ermeni unsurundan yararlanma politikaları izlemiştir.


Avrupa büyük devletlerinin izledikleri ve genel olarak “Şark Politikaları” diye adlandırılan bu politikalar ve bağımsız Ermenistan politikaları Osmanlı Devleti’ndeki Ermeni teb’a arasında da destek bulmuştur. Böyle bir siyasal akım, büyük devletlerin desteği ve müdahaleleriyle yaratılmıştır: Çeşitli cemiyetler kurulmuş, Ermeni çeteleri işgalci devletlerin üniformaları altında silahlandırılarak Türklere karşı kullanılmıştır.


Karadeniz kıyısındaki Canik Sancağı da, Anadolu’da, kısmen Rum ve Ermeni unsurla yerleşik olan alanlardan biriydi: Canik Sancağı Trabzon vilayetine bağlı olup, XX. yüzyıl başlarında merkez Samsun (nahiyesi Kavak), Bafra (nahiyesi Alaçam), Ünye (nahiyesi Karakuş), Terme, Çarşamba, Fatsa kazalarından ve 965 köyden ibaretti.


I. Dünya Savaşı yıllarında ve Mondros Mütarekesi’ni takip eden günlerde bu bölgede daha çok siyasal amaçlı Rum çetelerinin faaliyetleri görülmekle beraber[3] özellikle I. Dünya Savaşı yıllarında Rusların yardımıyla harekete geçen Ermenilerin saldırı ve tecavüzleri de görülmektedir.


Nitekim, 20 Ekim 1916 Perşembe günü Rus donanması tarafından Terme sahiline çıkarılan silâhlı Ermeni çeteleri, Rusların da desteğiyle çok büyük katliam ve tahribat yapmışlardır.[4]


Ermeni eşkiyalarının Terme’ye yaptığı bu baskın sonunda katledilenler ve öldü diye bırakılarak yaralı olarak kurtulanlardan başka çok sayıda ev, dükkân, otel, kahvehane, fırın, tütün anbarı ve telgrafhane yakılıp yıkılmıştı.


Ayrıca Rus donanmasının bombardımanı sırasında Terme kasabasında muhacirlerden bir kişi, Ünye istikametindeki Miliç yöresinde de beş kişi şehit olmuştur; Hacı Kanberoğlu Kezban, Çolak Hasan’ın kızı Havva, İsmail Bey oğlu Bekir, Hacı Hasan oğlu Kemal kızı Hatice ve Hopa’lı Bektaş oğlu Dursun’un eşi Binnaz bu bombardıman sırasında, Miliç mevkiinde şehit olmuşlardır.[5]


Silâhlı Ermeni eşkıyalarının Terme kasabasına girmeleri sırasında yine bir asker, aynı eşkıya grubunun Miliç yöresindeki şekaveti sırasında da Beyastan oğlu Yusuf adlı bir kişi şehit edilmiştir. Bu eşkıya grubunun Terme Hükümet binasını yakmaları sırasında da bir kişi ölmüş, iki kişi de yaralanmıştır. Böylece bu baskında yaralı ve şehit olanların sayısı 11’e ulaşmıştır.


Ermeni eşkıyaları yaptıkları bu baskında beraberlerinde 19 kişiyi de götürmüşlerdir. Bunlar beş kişilik ailesiyle beraber Demirci Kosti ve iki kayınbiraderi, Ünye’li Ermeni mühtedîlerden Terzi Maksut ve yedi kişilik ailesiyle beraber eskici Ohannes idi. Ayrıca kasabadan Hacı Ali oğlu Hasan’ın kızı Firdevs ile yine kasabadan Dayı oğlu Hasan’ın kızı Satiye de zorla götürülenler arasındaydı...[6]


Bu olaylardan ve tahribatlardan sonra Terme’de meydana gelen zarar ziyanı belirlemek üzere bir komisyon kurulmuştur. Bu komisyonun tespitlerine göre, 41 ev, 10 kahvehane, 25 dükkân, 6 otel, 4 fırın, 2 mağara, 1 telgrafhane ve 1 tütün anbarı yakılmıştı. Yakılan bu binaların kıymeti komisyonca 931.000 kuruş olarak tespit edilmiştir. Bu yangınlarda ve yağmalarda yok edilen ev eşyalarının kıymeti için, yine aynı komisyonca 885.990 kuruş, dükkân eşyalarının kıymeti olarak 1.138.500 kuruş, zahire kıymeti olarak da 144.150 kuruş takdir edilmiştir. Böylece Ermeni eşkıyasının bina ve hane eşyalarını yakarak ve yok ederek verdikleri zarar ziyanın bedeli 3.100.000 kuruşa çıkmıştır.


Dahiliye Nezareti’yle yapılan yazışmalardan ise, esir edilip götürülenlere mukabil daha sonra Rusya teb’asından 20 kişinin tutuklandığı anlaşılmaktadır. Bu yazışmalarda, zarar ziyana mukabil tazminat için ne gibi bir işlem yapılacağı da soruluyordu. Verilen cevapta ise, askerler savaş sırasında ölmediklerinden, esir gidenlerden de, kendi isteğiyle gidenleri ayırt etmek mümkün olmadığından tümü hakkında “mukâbele-i bi’l misl”e karar verildiği belirtilmektedir.


Bolşevik İhtilali ve Rusya’nın I. Dünya Savaşı’ndan çekilmesi “Şark Politikası”ndaki dengeleri ve paylaşım hesaplarını değiştirmiştir ama, bu yeni durum Ermeni sorununu gündemden düşürmemiştir. Bu sefer İngiltere, Ermeni himayesini üstlenmiştir. Gizli anlaşmalarla Rusya’nın payına düşen bölgelerde bu defa bir Ermenistan projesi gündeme getirilmiştir. Mondros Mütarekesi’nin 24. maddesi bu politikanın kanıtı niteliğindedir.[7]


Ermenilerin yıkıcı faaliyetleri ve Ermeni çetelerinin saldırı ve tecavüzleri Mütareke sonrasında ve Millî Mücadele yıllarında da devam etmiştir. Bu dönem, bütün Anadolu’da siyasal bir belirsizliğin ve kargaşalığın yaşandığı bir dönemdi. Mondros Mütarekesi’nden sonra İstanbul Hükümeti’nin, millî varlığı koruma yolundaki yetersizliği Ermeni ve Rumları cesaretlendirmiş ve azınlıklar, Osmanlı Devletiyle teb’a bağlarını koparmışlardı. Anadolu’da, adeta Türk halkına karşı ilân edilmemiş bir savaş sürdürülüyordu.


Ermeni faaliyetleri, esas itibariyle Doğu Anadolu’da yoğunlaşmış olmakla beraber, bu bölgenin denize açılan limanları durumunda olan Trabzon, Giresun, Samsun yörelerinde de görülmekteydi.[8] Bu bölgedeki Ermeni saldırı ve tecavüzleri tamamen Rumların hazırlığı gibi idi. Bu Hristiyan unsurlar, açık ve gizli faaliyetleriyle kendi politik amaçlarını ve Osmanlı Devleti’nin bir an evvel çökmesini sağlamak için çalışıyorlardı.[9] Ancak Mütareke sonrasının işgal günlerinde ve azınlıkların saldırıları karşısında Anadolu’nun diğer bölgelerinde olduğu gibi Doğu Karadeniz Bölgesi’nde de, Türk halkının millî varlığını korumak için teşkilâtlandıkları görülmekteydi.


İngilizlerin, 9 Mart 1919’da, Samsun’u işgalleri ve bu durumu Havza, Merzifon’a doğru genişletmeleri bölgedeki azınlıkları cesaretlendirmişti.


19 Mayıs 1919’da ise Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a gelmesi ve bölgede, Müdafaa-i Hukuk faaliyetlerini destekleyici tutumu, Türk halkı arasında umut ve geleceğe güven yaratmıştı.


Böyle bir ortamda, bölgedeki Türklerin malını, mülkünü ve ailesini geride bırakarak, Millî Mücadele’ye katılması, azınlıklara fırsat vermişti: Köylerde daha çok yaşlılar, kadınlar ve çocuklar kalmıştı. Bundan yararlanan ve Rusya’dan silahlı olarak dönen Ermeni çeteleri Ünye’nin Kiraztepe, Üçpınar, Köklük, Havzıkara, Ballık köylerine baskınlar düzenleyerek ahaliyi katletmişlerdir. Aynı şekilde Manastır Köyüne gelen Ermeni çeteleri ahaliden bazılarını kurşuna dizdikleri gibi, bir kısmının da başlarını keserek kazığa takmışlardır. Ünye Jandarma Bölüğü Komutanı Yüzbaşı Ahmet Halit’in 9 Eylül 1919 tarihli raporundan, genel harbe katılarak evini ve ailesini geride bırakan Müslüman Türk erkeklerinin yokluğundan yararlanarak, Rusya’dan öteden beri silâhlı olarak dönen Ermeni çetelerinin köyleri basarak, büyük katliamlar yaptıkları anlaşılmaktadır.[10]


Bu eşkıyalar, köylere yaptıkları baskınlardan başka “kenar ve bucakta, dağ ve ormanda” tesadüf ettikleri Müslüman erkek, kadın ve çocukları da katletmekteydiler.


29 Ağustos 1919 tarihinde Köklük köyünden Ermeni Avadis, arkadaşı Karahoca, Sürup, Asador, Kalos, Artin, Vartan, Vesken, Avakim, Misak, Çökükburun Akaryan, Atan ve diğer arkadaşları tarafından Manastır köyünün girişine pusu kurulmuştu. Bu pusuda eşkıya çetesi Haşim Çavuş ve kardeşi Nuri’yi, Emrullah oğlu Emrullah’ı, Baltacıoğullarından Mehmet oğlu Mehmet’i katletmişlerdir. Bu çatışma sırasında karşılık veren köylüler tarafından Ermeni eşkıyadan da Avadis vurularak öldürülmüştü.


Aynı raporda, adları geçen Ermeni eşkıyanın faili oldukları katl olayları da şöyle sıralanmaktadır:

1. Manastır köyünden Kapucuoğullarından İbrahim oğlu Ali, Köklük köyünden Kara Kâhya oğullarından Sürup tarafından ailesinin gözü önünde öldürülmüştür.
2. Yine aynı köyden Delibaşoğlu Tahir Çavuş, Avadis ve Sürup tarafından ailesinin gözü önünde kurşunlanarak öldürülmüştür.
3. Yine aynı köyden Hatip oğlu Çakır Mustafa, amcazâdesi Recep, gelini Şerîfe, diğer gelini Hamide ve yeğeni Emine aynı çeteden Sürup, Avadis, Atan, Asador, Kalust, Avakim, Vartanis adlı eşkıyalar tarafından evleri içinde kurşunlanarak katledilmişlerdir.
4. Aynı köyden muhtar Tunukluoğlu Halil Çavuş, yine aynı Sürup ve diğer eşkıya arkadaşları tarafından başı kesilerek öldürülmüş ve başı kazığa takılmıştır. Şimdiki muhtar Mustafa ise “fidye-i necât” (can kurtarma parası) karşılığında salıverilmiştir.
5. Köyün hatîbi Kabakçıoğlu Mustafa Efendi, yine Sürup ve arkadaşları tarafından evinden çıkarılmış, nakit parası ve hayvanları gasbedildikten sonra köy içerisinde kurşunlanmak suretiyle öldürülmüştür.
6. Kenehur’da yerleşik olduğu halde, Manastır köyüne bir iş için gelen Şiranlı Ahmet, yine Sürup tarafından kurşunlanarak öldürülmüştür.
7. Manastır köyünden Kapucuoğlu İbrahim Çavuş’un eşi Fatma, tarlada çalışmakta iken yine Sürup tarafından kurşunlanarak katledilmiştir.

Sözü edilen Manastır köyü girişindeki pusuda, çatışma sırasında öldürülen Avadis’in cesedini Köklük köyüne getiren Ermeni çeteler, bunu bahane ederek Samsun’daki İngiliz mümessili Pearing’e şikâyette bulunmuşlardır. Mümessil Pearing, bu şikâyete dayanarak, Mutasarrıflığa yazdığı 6 Eylül 1919 tarihli bir yazıyla Ünye kaymakamı ve jandarma komutanını hiçbir şey yapmamakla suçlamıştır.


Bu yazıda Ünye civarındaki Köklük köyünde Ermenilerin evlerinde hapis kaldıkları, dışarıya çıkmadıkları, hatta Avadis adlı bir Ermeninin öldürüldüğü iddia edilmekte idi. Halbuki sözü edilen Avadis, 29 Ağustos 1919’da Manastır köyünün yakınında pusu kuran Ermeni eşkıyasından biri idi ve buradaki çatışmada vurularak ölmüştü. Diğer eşkıya arkadaşları da cesedi Köklük köyüne getirmiş, güya Köklük köyünde Müslümanlar tarafından vurulmuş gibi hükümete ihbarda bulunmuşlardı.


Nitekim, 10 Eylül 1919’da Mümessil’e verilen cevapta, alınan resmî bilgilerin kendisinin bildirdiği gibi olmadığı, Köklük köyünün bir eşkıya yatağı olduğu, adı geçen Ermeni ile birlikte arkadaşlarının pusu kurması sonucu dört Müslümanın öldürüldüğü ve Müslümanların bu tecavüze karşı kendilerini korumaları esnasında eşkıyanın reislerinden olan bir şahsın ölmesinin gayr-î tabiî bir hal olmadığı belirtiliyordu.[11] Ancak yine de bu olaydan sonra devlet, Manastır köyünün güneyinde bulunan bir evi karakol haline getirip, on iki erlik bir kuvveti buraya yerleştirmiştir. Bunun üzerine eşkıyadan çekinip, katledilmekten korkarak çocuklarıyla ormana gizlenen Türk köylüleri de tekrar evlerine dönebilmişlerdir...


Bölük komutanı Yüzbaşı Ahmet Halit’in sözü edilen raporunda, bu asayişsizliğin sebeplerine ve alınması gereken tedbirlere de değinilerek “yapılan bunca feci cinayete karış hükümet ya haberdar edilmemiş veyahut edilmişse de hükümet, şevket ve satvetini bu yörelere getirememiş olduğundan bunlar da gün be gün kuvvetlerini artırmış ve bu suretle masum ahâlinin başına kaçınılmaz bir belâ kesilmişlerdir.” denilmektedir.[12]


Aslında bu değerlendirme Anadolu’nun her yeri için geçerlidir. Çünkü Mondros Mütarekesi hükümleri savaşı sona erdirmemiş, bir barış ortamı getirmemişti. Adeta Anadolu’nun istilâsını ve paylaşımını kolaylaştırmak için Osmanlı Devleti’nin ve Türk halkının dayanma gücünü ortadan kaldırmıştı. Bu özellikleriyle Mondros Mütarekesi, “Şark Politikası”nın bir uygulaması ve yaratılmaya çalışılan Ermeni sorunu da bu politikanın bir parçasıydı.


Yüzbaşı Ahmet Halit Bey’in raporu bir gerçeği daha tespit etmesi bakımından dikkate değerdir: Bu raporda “Şurasını arz edeyim ki, bugün kuvvetli bir müfreze ile bu canilerin takibine çıkıp, gerektiğinde silahlı çatışma ile birkaç tanesi ölü ele geçirildiği anda birçok baskı ile Türkler tarafından yine katle maruz kaldıklarını yabancılara karşı feryada başvuracakları şüphesizdir.”[13] deniliyordu.


Gerçekten de öyle olmaktaydı. Bu nedenle aynı dönemde bir taraftan Ermeni ve Rum çetelerinin saldırılarına karşı Türk halkının dayanma gücü artırılmaya çalışılırken, bir taraftan da Batı kamuoyunun yanlış bilgilenmesini önleme faaliyetleri de sürmekteydi.


Bu faaliyetlerden olarak Millî Mücadele yıllarında meydana gelen tecavüz, tahribat ve katliamlar resmî yazışmalara geçirilerek tespit edilmiştir.


Mustafa Kemal Paşa’nın, 1 Mart 1923’te TBMM’nin dördüncü toplanma yılını açarken yaptığı konuşmasında, bu çalışmaların önemsendiği ve üzerine düşüldüğü görülmektedir.


Bu konuşmasında Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’da Müslüman Türk halkına kaşı yapılan, bir örneği daha olmayan zulüm ve vahşetin tespitine ve belgelendirilmesine çalışıldığını belirtmekte, tespit olunanların yayımlanarak peyderpey medenî dünyaya sunulduğunu ifade etmekteydi.[14]


Ayrıca bölgelerdeki tahkikat komisyonlarının raporları, katliama uğrayan halkın heyetler önünde verdikleri yeminli ifadeler, bölgelerdeki askerî ve mülkî yetkililerin raporları, Kızılay yetkililerinin ve adlî makamların raporları, yabancıların günlükleri ve raporları bu araştırmaların kaynakları olmaktaydı. Bu sayede, Türk halkının uğradığı haksızlıklar ve zulümler bugün belgelenebilmektedir.


Sonuç olarak, Anadolu’nun bütününde olduğu gibi Canik Sancağında Rum faaliyetlerinin yanısıra Ermeni çete faaliyetleri ve katliamları, Türk halkını yılgınlığa ve teslimiyete zorlamak amacını gütmektedir. Bölgede Türk devletinin hükümranlığını ve egemenliğini işlemez hale getirerek bir asayişsizlik sorunu yaratılmak istenmektedir. Böylece Mütareke hükümlerine göre büyük devletlerin askerî müdahaleleri sağlanacak, batılı devletler ve kamuoyu bu sorunun çözülmesi gereğine ikna edilmiş olacaktır. İşgalci devletlerle olan din bağları, Hristiyanlık da bu politikaya destek unsuru olmuştur... Yine böylece, Batı kamuoyunun maddî ve manevî desteğini sağlamak ve Anadolu’ya yönelen işgal ve paylaşma politikalarına haklılık kazandırmak amacı güdülmüştür.


Bu siyasal ortamda Ermeni unsur, özellikle İngiliz ve ABD desteğiyle bağımsız bir devlet olma politikalarını sürdürmektedir. Fakat bu politikalar, Türk milletinin yeniden yaşama azim ve iradesi karşısında ve Kurtuluş Savaşı’nın askerî bir zaferle sonuçlanmasıyla başarısızlığa uğratılacaktır.
Yrd. Doç. Dr. Nuri YAZICI
Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi

DİPNOTLAR
1. Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi V, Ankara 1970, s.225
2. Fahir Armaoğlu, Siyasî Tarih 1789-1918, Ankara 1961, s.380
3. Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, I, Ankara 1970, s.17; Cevdet R. Yularkıran, Reşit Paşa’nın Hatıraları, 1939, s. 18; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, Ankara, 1961, s.13; Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, XII/43 (1963), Vesika: 1011
4. T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi, Ermeniler Tarafından Yapılan Katliam Belgeleri (1914-1919) I, Ankara 2001, s.177-189
5. a.g.e, s. 177-189
6. a.g.e, s. 177-189
7. Seha L. Meray – Osman Olcay, Osmanlı İmparatorluğu’nun Çöküş Belgeleri (Mondros Bırakışması, Sevr Anlaşması, ilgili Belgeler), Ankara 1977, s. 4
8. H. Erdoğan Cengiz (Hazırlayan), Ermeni Komitelerinin A’mal ve Harekât-ı İhtilâliyesi –ilân-ı Meşrûtiyyet’ten Evvel ve Sonra, Ankara , 1983, s. 252 ve 297; Ayrıca bakınız: İsmet Binark, Ermenilerin Türklere Yaptıkları Mezalim ve Soykırımın Arşiv Belgeleri, Ankara, 2001
9. Atatürk, Nutuk, s. 2
10. T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi, a.g.e., s. 765-769
11. a.y.s. 765-769
12. a.y.s. 765-769
13. a.y. s. 765-769
14. A.S.D.I, s.30ä

alinti