Bizleri birbirimize sevdir ya Rabbi!


Ey yücelerden yüce ve kullarına onların şah damarlarından daha yakın Rabbimiz! Kalplerimizi birbirine ısındır. Bizleri birbirimize sevdir. Bizden bütün şerleri ve zararları uzaklaştır. Ömrümüzün en hayırlı anını son anımız, amelimizin en hayırlısını son amelimiz ve günlerimizin en hayırlısını ise Sana kavuştuğumuz gün kıl...

Bir mümin, kendisini çevresindeki insanlara sevdirebilmek için riyakârca tavırlara girmemeli. Bütün amellerde hedef hep Allah’ın rızasını kazanma olmalı. Nitekim Allah’ın rızası beraberinde kişiye müminlerin rızasını da kazandırır.

Riya, bir ameli Allah’ın rızasını kazanmak niyetiyle değil, insanların beğenisi için yapmak şeklinde tarif ediliyor. Başka bir ifadesiyle riya, kulun Allah’a itaat ederken kullara yaranmak istemesidir. Rabbimize yaptığımız ibadet ü taatte tevhit esastır. Tevhidin dışında başkalarına gösterme, insanlarını beğenisini kazanma gibi mülahazalar, tertemiz olması gerekli olan ibadetü taatı kirletir, onun kolunu kanadını kırar. Onun için Efendimiz (sas), riyaya "şirk-i hafî (gizli şirk)" demiştir. Malumunuz şirk, Allah’a eş-ortak koşmaktır. Bir insan, mesela ibadet yaparken başkalarının mülahaza ve mütalaalarını, takdir ve övgülerini nazar-ı itibara alıp onlara değer veriyorsa, Allah’a beğendireceği bir işi onlara beğendiriyor demektir. Yani bu, bir manada insanlara ibadet sunma gibi bir şey olmaktadır. Oysaki mümin, her namazında, "İyyâke nabüdü ve iyyâke nestain" ayetiyle şöyle demektedir: "Ya Rabbi! Kulluğu yalnız Sana yaparız, ibadet yalnız Sana olur. Çünkü Sen gerçek mabudsun. Bütün şirk kapılarını, Sana ortak gibi görülebilecek şeyleri kapatırız, içeriye hiçbir şey sızmasın düşüncesiyle sürgü sürgü üstüne vururuz." Şimdi mümin, böyle dediği halde, hâlâ başkalarının mülahaza ve mütalaalarını nazar-ı itibara alıyor, amelini onlara beğendirmeyi düşünüyorsa Allah’a şirk koşuyor demektir.

Küçük şirk nedir?

Bir gün Peygamber Efendimiz, "Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir" buyurunca Sahabe Efendilerimiz, "Küçük şirk nedir" diye sorarlar. Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de "Riya" karşılığını verirler. Başka bir ifadesinde ise Allah Resulü, "debîbü’n-neml" ifadesini kullanarak riyayı bir karıncanın yerde yürürken arkada bıraktığı izlere benzetir. Sahabi bu noktada çok hassas hareket ediyordu. Konumuza misal teşkil etmesi açısından iki sahabi arasında geçen şu diyalog dikkat çekicidir:

- Bu gece bir gürültü oldu.

- Evet, ben de duydum. Bu sırada arkadaşının aklına gece teheccüd için kalktığı düşüncesi gelmesin diye hemen ilave eder.

- Bir rahatsızlıktan dolayı uyanmıştım da o sesi onun için duydum. İşte onlar riyaya karşı böylesi bir hassasiyet gösteriyor ve ondan, yılandan çıyandan kaçar gibi alabildiğine uzak duruyorlardı. Sahabenin izinden giden meşhur ilim ve irfan insanı İbrahim b. Yezid en-Nehaî Hazretleri de hep riyaya kapalı bir hayat yaşar. Hazret, bir gün Kur’an okuduğu sırada kapısı çalınınca, önce Kur’an-ı Kerim’i rafa kaldırır, sonra kapıyı açar. Ev halkı neden öyle yaptığını sorunca da, "Beni o halde görürlerse her zaman Kur’an okuyorum zannederler" der ve öyle bir görüntüyü riya kabul eder.

Başkalarına riya için yaptığın amelden sevap bekleme!

Bir de duyurma ve gösterme mevzuunda O’nun bilmesini yeterli bulmama meselesi vardır ki, bu da çok büyük bir felakettir. Cenab-ı Hak, böyle bir insana, "Benim bilmem yetmiyor muydu ki, sen başkalarına da duyurdun, gösterdin" şeklinde hitapta bulunabilir. Burada yapılması gerekli olan şey, meseleyi sadece Allah’ın bilmesidir. Başkalarına bildirmenin âlemi yoktur. Netice itibarıyla riya, insanın kalp, ruh ve düşünce dünyasının kirlenmesine sebep olan, Allah’ın asla sevmediği ve razı olmadığı kötü ve çirkin bir davranıştır. İnsanın bu dünyada yaptığı güzel amellerden ahirette de istifade edebilmesi için amellerini ihlâs ve samimiyetle yapması gerekir. Aksi takdirde, başkalarına riya için yapılan amelden sevap beklemek doğru değildir. Çünkü riya, insanın amellerini, ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi yakıp bitirir ve o kimseyi sevaptan mahrum bırakır.

İslam nedir Müslüman kimdir?

İslâm, kelime itibarıyla Allah’a teslim olma, O’nun buyruklarına uyma, güvenilir ve emin bir yola girerek esenliğe yürüme, herkese hatta her şeye güven verme, el ve dille kimseyi rahatsız etmeme manalarına gelir. İslâm; esasları Allah’ın mesajlarına dayanan ve Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından tebliğ ve temsil edilip yaşanan ve yaşatılan semavî dinin unvanıdır. İslâm’ın temeli; ulûhiyet hakikatine, aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanıp gönlünü Hakk’a bağlamaktır. Zirvesi ise, sorumluluklarını, O’nu görüyor ve O’nun tarafından görülüyor gibi hassasiyetle yerine getirmek (ihsan) ve yaptığı/yapacağı her işini rıza eksenli götürmeye çalışmaktır (ihlâs). Müslüman, İslâm’ın mesajına teslim olan, boyun eğen, selâmeti, huzuru temsil eden kimse demektir. Bu ismi (Müslüman) Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ vermiştir: “Bundan önce de bu Kur’ân’da da size Müslüman adını veren O’dur.” (Hac, 22/78) Bu itibarla Müslüman’a “İslâmcı” demek doğru değildir. Mümin; emin, güvenilir ve sağlam, Allah’a inanıp tasdik eden insan demektir. Hususî manasıyla Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği dine inanıp, bu dini tasdik eden kimsedir. Mümin ile Müslim kelimeleri, aralarında nüans olmakla birlikte biri diğerinin yerinde kullanılmaktadır.

Dindar kimdir?

Dindar; İslâm dinine inanç, amel ve ahlâk olmak üzere bütün şubeleriyle inanarak yaşayan ve temsil eden kimseye denir. Böyle bir kimse için “dinci” kelimesini kullanmak yanlıştır. Allah, hem bu dünyada hem de âhirette insanı gerçek ve daimî huzura, elemsiz lezzete götürecek bir yol haritasını Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalatu vesselâm) bize ulaştırması ve yaşamasıyla insanlığa lütfetmiştir. İslâm, bu eşsiz lütfun, ihsanın adıdır. Bu dinde, selim akıl ve müstakim düşüncelere göre, insanoğlunun arzu, istek ve beklentileri konusunda herhangi bir boşluk ve cevapsızlık bulunmadığı gibi, ilâhî kanunların yorumlanmasında da herhangi bir çelişki söz konusu olmamıştır.

İslam, son dindir

İslâm dini, ilâhi dinlerin sonuncusu ve asıl hüviyetini koruyan yegâne dindir. Hz. Muhammed Mustafa (aleyhisselâm) da peygamberliğin son halkasıdır. Efendimiz (aleyhissalatu vesselâm) din adına son sözü söylemiştir. İslâm dini, kendisinden önce gönderilmiş olan peygamberlerin tamamını ve onlara vahiy olunmuş bütün mukaddes kitapları kabul eder. Kur’ân-ı Kerîm, kıyamete kadar bütün insanlığın ihtiyaçlarına cevap verecek en son, en mükemmel mesajdır. O, nazil olduğu orijinallikte ve tazelikte yegâne ilâhî kitaptır. Elverir ki Kur’ân’a inananlar onun evrensel özelliklerini göz önüne alarak evrensel buudlar içinde tebliğ ve temsil edebilsinler.

Günahlarıma merhem olacak bir ilacınız var mı?

Veliler sarayının sultanı Hasan Basri Hazretleri anlatıyor: Bir gün, Basra sokaklarında ibadetine düşkün bir genç ile dolaşıyorduk. Derken bir doktora rastladık. Doktor çıktığı bir kürsünün üzerinde oturuyordu. Etrafı cıvıl cıvıl insan kaynıyordu. Onlardan her biri kendi hastalığı için tabipten bir ilaç istiyordu:

- Ey doktor, benim derdimin şifası sende var mı?

Hekim, herkese derdine göre ilaç veriyordu. Yanımdaki genç hemen ileri atıldı:

- Ey doktor, dedi, yanınızda günahları yıkayacak, silecek, kalp ve gönül hastalıklarına şifa verecek bir ilacınız var mı?

Bu gencin yaman biri olduğunu anlayan doktor, başını kaldırıp ona baktı:

- Evet, bende size göre de ilaç vardır, dedi.

İŞTE DOKTORUN İLACI!


Herkes maddî sıkıntılarının giderilmesi için çareler ararken, bu harika genç manevi hastalıklara deva istiyordu: - Ey iş bilen tabip, dedi, o halde getir, görelim! Hekim, başını bir arslan gibi dik tutarak gence baktı ve: - Ey evladım! Fakirlik ağacının köklerini tevazu ağacının kökleriyle beraber al. Tövbe eriğini içine kat. Rıza havanına koy. Kanaat tokmağıyla döv. Takva tenceresine yerleştir. Üzerine hayâ suyundan dök. Muhabbet ateşiyle kaynat. Şükür kâsesine doldur. Reca yelpazesiyle soğut. Hamd kaşığı ile de iç… İşte bunları yaptığın takdirde, bu ilaç sana, dünya ve ahirette her türlü bela ve hastalıktan kurtulmaya vesile olur!

Şükredecek o kadar çok şeyimiz var ki!


Halimize şükretmek için o kadar çok sebebimiz var ki! İsterseniz bunu anlama adına bugünlerde bir hastaneye gidin. Hastaneye gitmek için hastanızın olması şart değil. Oraya gidin ve oradaki hastaların inleyen, sızlayan, iki büklüm hallerini görün. Ardından halinize şükredin ve sevdiklerinize daha da sıkıca sarılın.