Cezmi HUYUT

Zaman zaman oğlum Bayram Ali’yi parka götürürüm. Orada çocuklara ayrılan bölümde oynasın diye… O gün yine götürmüş mutat bir şekilde oynaması için salıvermiştim. O oynarken ben de oturup onu seyrediyordum ki, o esnada garip bir şekilde birazca iri bir kedi yavrusu yanıma gelip bana sürtünmeye ve miyavlamaya başladı.


İlgimi çekmişti, sevimliydi de başını, sırtını okşadım, biraz sonra gider sandım. Ama baktım gitmiyor aksine bana sürünmeye ve miyavlamaya devam ediyordu. Karnına dikkat ettim, baktım karnı sırtına yapışmış ve oldukçada zayıf görünüyor. Anladım ki hayvancağız aç. Belli ki, benden bir şeyler istiyordu. Aksi gibi yanımda ona vereceğim bir şeyde yok, ev de uzak gidip gelsem çekip gidecek, hem çocuğu yalnız bırakamam. Çocukla eve gitsem yeni gelmişiz mızmızlanacak. Etrafta kimsecikler de yok ki, bir şeyler isteyeyim.



Hayvancağız habire miyavlıyor, sürünüyor. Çaresiz kaldım. Ben o çaresizliğin verdiği sıkıntı ile sağa sola bakarken ve kendi kendime “bir kediciğe yardımcı olamadın ne acizsin” diye söylenirken sokakta bir adamın bir elinde irice bir poşet diğer elinde de bir paketle sokaktaki bir apartmanın kapısına gelip dayandığını gördüm.


Birden aradığımı buldum sandım. Dedim “acaba poşetinde ekmek var mı? Bir parça istesem verir mi?” diye ani bir refleksle kalktım. Fakat sonra “Adam yabancı ve sevimsiz yüzlü ve asabi birine benziyor, tersleyebilir” diye düşündüm cesaret edip bir şey istemeye gidemedim, tekrar oturdum. Poşette de ekmek gözükmüyordu zaten. Hulasa isteyemedim…


Bunları düşünürken bir yandan da adamın hareketlerini seyrediyordum. Bir elinde poşet, diğerinde paket, paketli elinde de anahtar, apartmanın dış kapısını açmaya çalışıyordu. Bu haliyle kapıyı açmakta zorlanacağa benziyordu. Gerçekten hayli zorlandı da ama bir süre sonra kapıyı açmaya muvaffak oldu. İçeri adımını atmıştı ki, kapı, adamı dışarı iter gibi birden geri geldi, derken bir itiş kakış, o esnada adamın elindeki paket kapıya çarptı ve pat diye kapının önüne, kaldırıma düştü, içindekiler etrafa saçıldı.


Fevkalade sinirlenen, adeta kapı ile boğuşan adamı hayretle ve dikkatle izliyordum. Baktım o da ne, yere düşen paket meğer kıyma imiş. Hızla yere düşünce patlayıp içindeki kıyma etrafa saçılmıştı. Adam hızla yere düşen paketi almaya çalıştı, ama nafile etin büyük bölümü tozlu topraklı kaldırıma yayılmıştı. Toplamak imkânsızdı.


Hışımla paketin kalan kısmını yerden aldı ve kapıyı hızla iterek apartmandan içeri girdi ve gözden kayboldu.


O esnada etrafımda dönüp duran kedinin de bu durumu gördüğünü fark ettim. Etin de kokusunu almıştı ki, hızla apartmanın kapısına doğru koşmaya başladı ve kaldırıma düşerek etrafa saçılan kıymayı bir anda afiyetle yedi, sildi süpürdü.


Ağzım açık, şaşkın şaşkın, bu enteresan ve asla tesadüf olmayan olaya ve harika tevafuka, bakıyor ve olayı anlamaya çalışıyordum.


Evet, Rezzak-ı Zülcelâl bu acıkmış hayvana adeta hazine-i gaybtan kıyma göndermişti.


Ben koca aklımla çaresiz bir halde bir şeyler yapamamanın ızdırabı ile bakınıp dururken; onun sahibi ve hayat vereni ona öyle, umulmadık ve adeta imkânsız bir yerden en güzel ve sindirimi kolay ve çiğnemesi yavrucak için çok uygun, harika, taze bir kıymayı, öfkeli ve sakar bir adamın eliyle ihsan etmişti. Beni hayretler içinde bırakan bu olay ancak masallarda olabilirdi.


Demek ki, hiçbir şey, hiçbir yer ve zaman ve hiçbir hadise ve olay bu kâinat Halıkının tedbir ve idare ve basarından hariç değildir ki, hususi ihsanat ve ikramını ve has imdadını çaresizlerin yardımına gönderiyor. Rahman ve Rahim olduğunu daima gösteriyor.


Evet, acıkmış kedi yavrusuna koca bir adamı musahhar edip onun rızkından büyükçe bir lokmayı, ona ihsan eden Halık-ı Rahimin rahmetinin tecellisi karşısında öyle duygulanmış, öyle heyecanlanmıştım ki bir anda vücudumu ter basmış ve gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı. Kendimi tutamamıştım.


Aslında Bütün mahlûkatın rızıklarını her bahar mevsiminde adeta hazine-i gaybtan hiçten yoktan gönderen ve zihayatlara mukannen nimetlerle ziyafetler çeken Rezzak-ı Zülcelâl’ın Rezzakiyeti nimetler âlemine baktığımızda, bedaheten anlaşılmaktadır.


Ancak ülfet ve alışkanlık perdesine saklanan bu levha-i rızkı, ancak basar ve basiretten mahrum olmayanlar ve teenni ve dikkatle bakanlar görebiliyorlar. Bazen de böyle, bu olaydaki gibi umumi rezzakiyet kanunundan huruç etmiş gibi gözüken şuunatla az dikkat edenleri bile ibret ve tefekkürle gösterdiği de oluyor.


Rezzak-ı Zülcelâl, umumi kanunları şeklindeki adatının gösterdiği nizam ve düzenli cereyanla her şeyin O’nun hikmeti ve kudreti altında cereyan ettiğini göstererek hiçbir şeyin ve olay ve hadisenin körü körüne ve tesadüflerle olmadığını kör gözlere dahi gösteriyor.


İşte bu tür kanunlar üstü tahavvülatlar, ikramlar, ihsanlar ve değişik tarz ve şekildeki haller, Ülfet ve alışkanlık perdelerini yırtıp insanın nazarını se

beplerden hakiki sahibine çeviriyor.

Hava ve bulutlardaki garip sevkiyatlar, yağmurun geliş şekli, her bahar mevsiminde ağaçlardaki değişiklik, bir evvelki yıla uymayan, meyvelerin durumu, bazen azlığı, bazen çokluğu İrade-i İlahiyeyi gösterdiği gibi; muhtelif her canlıya muayyen ve müşahhas sima verilmesi, umulmadık şekildeki hususi ihsanlar edilmesi İkram-ı Rabbaniyeyi aşikâre gösteriyor.


Ben günlerce bu olaydaki rahmetin tecellisini unutamadım ve önüme gelene de anlattım. Sizlerle de köşemde paylaşmak istedim.